skip to main |
skip to sidebar
Public bir yer olması için açmış Ayşe Kucuroğlu. Saolsun Şişhane ve çevresinin gelişmesine katkıda bulunmuş. Bebek'te açtığı Happily Ever After'dan sonra epeyce konuşulan bir mekan oldu Public. Öyle ki; Sezen Aksu'nun oğlunun açtığı 11 11'den sonra en trend ikinci mekan olarak gösteriliyor. Durum böyleyken, bir arkadaşımızın doğum günü vesilesiyle saat 9 civarı gittik. Pek bi meşhur olan şeflerinin hazırladığı yemekleri merak eden ben, menüyü elime aldım ve damak tadıma uygun birşeyler aramaya başladım. Yediğim yemeğe 10 üzerinden 6-7 arasında bişey verebilirim heralde. Rose olmadığından blush rose denedim. 10 üzerinden 8 verebilirim. (Bu sayıları neye göre kime göre veriyorum hiç bilmiyorum. Şu anki ruh halime göre veriyor olabilirim.) Rakamlardan bahsediyorduk, fiyatlar oldukça okkalı, gereksiz pahalı. Tekrar düzenlemelerinde fayda var. Herneyse, parası olan gider diiiğ mi kardeşim.
Saat 11 gibi masalar kaldırılmaya başlanıyor bu mekanda, club havasına geçiliyor yavaş yavaş. Aman siz siz olan rezerve yaptırıp yemekli gidiyorsanız, 11'den sonrası için de oturduğunuz koltuğu rezerve ettirin. Yoksa bizim gibi birden ortada kalabilirsiniz. Nasıl bir uygulamadır hiçbir şekilde anlam veremediğim bir şekilde oturduğumuz yeri başkalarına rezerve etmişler. Bu nasıl bir prosedür dediğimde ise, "böyle" şeklinde bir cevapla karşılaşınca mekanı terketmemiz an meselesi oldu.
Bu arada, içerideki insanların yaş ortalaması 30 civarıydı sanıyorum ki. Evde ne var ne yok 50 kez denedikten sonra üstlerine geçirdikleriyle gelen hatunlar birbirleri ile yarış halindelerdi. Çakal diye tabir edeceğim erkekler ise, nerden ne götürürüm düşüncesi içerisinde olmasına rağmen cool bir hava içerisinde umursamazca davranıyorlardı.
Neyse efenim, çok uzattım. Kısacası; yemeğe değil ama 11'den sonra müzik için gidilebilir bir yer.
Silüetine aşık olduğum şehir İstanbul..
Yaşanacak en güzel şehir olduğunu düşündüğüm, uzaklaşamadığım, uzaklara gittiğim anda dönme isteğimin başladığı, bazen kendimi onca kalabalığın içinde yalnız hissettiğim, gezdikçe, gördükçe daha bi bağlandığım, değerini daha anladığım masal şehri..
Garajistanbul'da Histanbul adında oyun olduğunu duyduğumda mutlaka görmem gerektiğini anladım.. Memet Ali Alabora ve Sibel Tüzün oynuyordu. Oyuncu kadrosundan dolayı nasıl birşey çıkacağından çok emin değildim fakat oyun başladı ve yavaş yavaş da olsa beni içine aldı. İnce espiriler, çizimler, textler, seslendirmeler, seçilen şarkılar... oldukça etkiledi beni. Memet Ali Alabora'nın performansı şaşırtıcı bir şekilde iyiydi.. Sibel Tüzün'ün ise....
amaaaan neyse!*
*oyundaki en sevdiğim sözlerden biri.
Hayatta gereken şeylere "amaaan neyse" demek ümidiyle...
Uzun zamandır bir türlü izlemeye fırsat ve zaman bulamadığım Coraline'ı bugün izleyebildim sonunda! Gerçekten çok iyi bir film. Karakterler harika, müzik oldukça iyi.. Her ne kadar çocuk filmi gibi görünse de kesinlikle değil.. filmi izledik, sıra kitabında..
Filmi henüz izlememiş olan varsa, birkaç ön bilgi:
• “Coraline”, 3 boyutlu olarak tasarlanan ve görüntülenen ilk stop-motion animasyon filmidir.
• “The Coraline”in yapımı, 2 yıllık ön prodüksiyon aşamasının ardından 18 ay sürdü.
• Filmin yapım süreci, Portland’daki LAIKA animasyon stüdyolarında gerçekleştirildi.
• Stüdyolardaki 52 farklı sahnede 130’un üzerinde set kuruldu. Bu film için kullanılan 52 farklı sahne, bugüne kadar bir stop-motion animasyon için kullanılan en fazla sahne oldu.
• Coraline karakteri için hazırlanan 1 adet kuklayı üretmek için 10 kişilik bir grubun 3-4 ay boyunca süreli çalışması gerekti.
• Coraline karakteri için çeşitli boylarda 28 farklı kukla hazırlandı. Filmde en çok görünen Coraline kuklasının boyu 25 cm. kadardı.
• Filmin bir noktasında 35 saniyelik sürede Coraline karakterinin 16 farklı duruşu yer aldı.
• Coraline karakteri için toplamda 207.336 adet yüz kombinasyonu yapıldı.
• Anne karakteri için toplamda 17.633 yüz kombinasyonu gerçekleştirildi.
• “Coraline” için yapılan 3 boyutlu fotoğraflama işleminde her kare için aynı kamerayla iki resim çekilmesi yoluna gidildi. Bunların birisi sağ-göz karesi, diğeri sol göz karesiydi.
• 52 sahnede çalışan 300’den fazla insanın sadece 74 saniye süren bir sahneyi tamamlaması için tamı tamına bir hafta çalışması gerekti.
• Sıçrayan Fareler Sirki sahnesinde, koreografisi dikkatle yapılmış 61 adet fare aynı anda ekrana getirildi.
• Meyve bahçesi seti için 40 tane el yapımı ağaç hazırlandı.
• Canlı ve ölü otların ekrana getirilmesi için 1.300 feet kare yapay kürk kullanıldı.
• Bahçedeki zambaklar için silikon parçaları tersyüz edildi, ardından el ile boyandı.
• Kar yağışı sahnesi, süper yapıştırıcı ve kabartma tozuyla yapıldı.
• Fantastik bahçedeki çiçeklerin merkezinde ping-pong topları vardı.
• Meyve bahçesindeki ağaçlarda göreceğimiz kiraz çiçekleri için mısır patlatıldı ve bunlar soğutulduktan sonra sprey boya ile boyandı.
Sanıyorum son zamanlarda bulduğum en anlamlı resimdir yukarda gördüğünüz. Aynen de katılıyorum yazanlara.. Hayat bu şekilde geçip gidiyor..
İlkokul; okumayı ben de öğrenip kırmızı kurdelamı takacak mıyım, elimde kalemimle fotoğraf çekilebilecek miyim, çarpım tablosunu ne zaman ezberleyeceğim... sorularıyla geçti gitti..
Ortaokul; birden fazla öğretmen nasıl derslere girecek, biri çıkacak diğeri nasıl girecek, bu kadar çok dersi nasıl yapıcam, takdir mi alıcam teşekkür mü, hangi kolu olsam acaba(genelde nedense hep temizlik kolu olurdum), üst sınıftaki şu çocuk da hoşmuş.. son sınıfa doğru; eteğimin boyunu uzatma vakti geldi, beyaz uzun külotlu çorap giymek istemiyorum, baklava desenliler daha güzel duruyor, liseye gidenler çok havalı... diyerek geçti..
Lise; artık pişkinliğin vermiş olduğu bilmişlikle, okul kırmanın, öğretmene 'hoca' demenin, sevgili yapmanın, süslenip püslenip dershaneye gitmenin, en güzel ve eğlenceli zamanların, gerçek arkadaşlıkların, 'marka' kavramının hayatın bir parçası olup herşeyi beğenmemenin, hayalkırıklıklarının, üniversite stresinin koşturmacasıyla göz açıp kapayana kadar geçti..
Üniversite ise; artık olmuşluğun verdiği ağırlıkla yer, mekan, arkadaş, ders seçme lüksüyle ilerledi. En ciddi sorumlulukların ve kararların olduğu bir dönem olarak başladı ve gelecek kaygısıyla bitti!
Sonrasındaa Welcome to real life!
Daha sonrası mı? Eklediğim resme bakmak gerekiyor sanıyorum ki!
Puff!! Hayatım bu şekilde geçsin istemiyorum!
Çok mu şey istiyorum yahuu??
26. uluslararası film festivalinin en en çarpıcı filmlerinden biriydi La môme.
İzledim, hem filme, hem oyunculuğa -marion cotillard mükemmeldi- hem de Edith Piaf'a hayran kaldım. Bununla da yetinmedim, vizyona girdiğinde tekrar izledim. Sene 2007 idi. Şimdi 2009 yılının son aylarındayız, tekrar izledim.. Arşivlik bir film dedim, hem kitap rafımda hem de cd dolabımda yerini aldı.. Sanıyorum tavsiye ediyorum dememe gerek yok!
Filmden çok sevdiğim küçük bir alıntı:
bir kadına öğüt verseydiniz bu ne olurdu?edith: Sev!bi genç kıza öğüt verseydiniz?edith: Sev!peki ya bi çocuğa?...
edith: Sev!
Biliyorum yazamadım ne zamandır.. Şimdilik elimdeki bu ilginç ilanı paylaşayım..
yakında görüşürüz...
Bu bayrağın hangi ülkeye ait olduğunu tahmin edin bakalım.. Bilene bir sıkımlık diş macunu.. Tamam tamam baymıyorum sizleri ve söylüyorum, Malezya!
Bir aralar bahsetmiş olmalıyım, bahsetmediysem de ayıp etmişim, CouchSurfing'den ilk misafirlerimi aldım. 3 Malezya Çinlisi arkadaş! 2 tanesi İskoçya'dan, 1 tanesi de Londra'dan geldi, Türkiye'de buluştular. 3'ü de arkadaşlar.. Amaçları, evlenmeden önce gezebildikleri kadar gezmek!
Cuma akşam üzeri meraklı bekleyiş sona erdi. 3 çıtır pıtırcık geldiler, yerleştiler, yemek yedik birlikte. Yorgun oldukları için çok fazla sohbet edemedik, duş alıp yattılar. Ertesi günler onlara hazırladığım İstanbul turuna başladılar.. Neyse uzatmadan toplamda 4 gece 5 gün kaldılar.
İlk günler anlamasam da, son günlere yaklaştığımızda garip duygular hissettiğimi anladım. Evimde 3 adet daha önce hiç görmediğim ve belki de hayatımda tekrar göremeyeceğim 3 kişiyi ağırladım, hem de hiçbir karşılık beklemeden. Garip gelmesinin sebebi, yozlaşmış olan bu hayatta, nasıl ki karşılıksız ve çıkarsız birilerini eve almam değil, nasıl ki bunca tanımadığım 3 kişiye karşı duygusal bağ kurabilmemdi. Yaşları 27-28 olan, fakat günümüzde yeni nesil olarak tabir ettiğimiz 17-18 yaşlarındaki teenage grubundan daha saf ve çocuklardı.
Her ne kadar Malezya hakkında az çok bilgim olsa da duyduklarım karşısında oldukça şaşırdım.
Mutfakta bulaşık makinesini gördüklerindeki şaşkınlıkları öyle tuhafıma gitmişti ki, acaba bir gariplik mi var diye düşünmüştüm. Sonradan işin aslını öğrenince, şaşırma sırası bana geldi. Malezya'da sadece ünlülerin ve zenginlerin evinde bulaşık makinesi olduğunu biliyor muydunuz?
Veya restaurantlarda.. Sabah kahvaltılarında yağ ekmek yenildiğini, müslüman olan herkesin -çocuk, yaşlı ve hastalar hariç, oruç tutmak zorunda olduklarını, aksi takdirde cezaya maruz kaldıklarını. Sevgililerin el ele yürüyemediklerini, yürüdükleri takdirde kırbaç cezası olduğunu..
Yıllardır sıradan bulduğum evimi, harika bir malikane gibi görmeleri, bu dünyadaki farklı hayatları çok sert bir şekilde yüzüme vurdu..
Tek çocuk olmamdan ötürü kardeşlik duygusunu 5 gün de olsa tattım. Son gün, yıllar öncesine geri döndüm ve hatıra yazdırdım günlüğüme.. Sanıyorum en son ilkokuldaydı kokulu hatıra defterine yazı yazdırmak.. Pazartesi ilk iş günümdü, Çin'de uğur getirmesi için kırmızı zarf içinde kart verilirmiş, bana da hazırlamışlar yeni işim için..
Aslında bana 5 günde o kadar çok şey hissettirdiler ve bazı gerçekleri tokat gibi yüze vurmak derler ya o şekilde gösterdiler ki, bakış açımı çok farklı yöne çevirdiler...
Bir daha nerde ve ne zaman görüşebiliriz bilmiyorum ama sizleri şimdiden çok özledim;
Mei, Joelle ve Agness..