27 Aralık 2009 Pazar

Coraline.. not Caroline

Uzun zamandır bir türlü izlemeye fırsat ve zaman bulamadığım Coraline'ı bugün izleyebildim sonunda! Gerçekten çok iyi bir film. Karakterler harika, müzik oldukça iyi.. Her ne kadar çocuk filmi gibi görünse de kesinlikle değil.. filmi izledik, sıra kitabında..

Filmi henüz izlememiş olan varsa, birkaç ön bilgi:

• “Coraline”, 3 boyutlu olarak tasarlanan ve görüntülenen ilk stop-motion animasyon filmidir.
• “The Coraline”in yapımı, 2 yıllık ön prodüksiyon aşamasının ardından 18 ay sürdü.
• Filmin yapım süreci, Portland’daki LAIKA animasyon stüdyolarında gerçekleştirildi.
• Stüdyolardaki 52 farklı sahnede 130’un üzerinde set kuruldu. Bu film için kullanılan 52 farklı sahne, bugüne kadar bir stop-motion animasyon için kullanılan en fazla sahne oldu.
• Coraline karakteri için hazırlanan 1 adet kuklayı üretmek için 10 kişilik bir grubun 3-4 ay boyunca süreli çalışması gerekti.
• Coraline karakteri için çeşitli boylarda 28 farklı kukla hazırlandı. Filmde en çok görünen Coraline kuklasının boyu 25 cm. kadardı.
• Filmin bir noktasında 35 saniyelik sürede Coraline karakterinin 16 farklı duruşu yer aldı.
• Coraline karakteri için toplamda 207.336 adet yüz kombinasyonu yapıldı.
• Anne karakteri için toplamda 17.633 yüz kombinasyonu gerçekleştirildi.
• “Coraline” için yapılan 3 boyutlu fotoğraflama işleminde her kare için aynı kamerayla iki resim çekilmesi yoluna gidildi. Bunların birisi sağ-göz karesi, diğeri sol göz karesiydi.
• 52 sahnede çalışan 300’den fazla insanın sadece 74 saniye süren bir sahneyi tamamlaması için tamı tamına bir hafta çalışması gerekti.
• Sıçrayan Fareler Sirki sahnesinde, koreografisi dikkatle yapılmış 61 adet fare aynı anda ekrana getirildi.
• Meyve bahçesi seti için 40 tane el yapımı ağaç hazırlandı.
• Canlı ve ölü otların ekrana getirilmesi için 1.300 feet kare yapay kürk kullanıldı.
• Bahçedeki zambaklar için silikon parçaları tersyüz edildi, ardından el ile boyandı.
• Kar yağışı sahnesi, süper yapıştırıcı ve kabartma tozuyla yapıldı.
• Fantastik bahçedeki çiçeklerin merkezinde ping-pong topları vardı.
• Meyve bahçesindeki ağaçlarda göreceğimiz kiraz çiçekleri için mısır patlatıldı ve bunlar soğutulduktan sonra sprey boya ile boyandı.

29 Kasım 2009 Pazar

Life is Life!


Sanıyorum son zamanlarda bulduğum en anlamlı resimdir yukarda gördüğünüz. Aynen de katılıyorum yazanlara.. Hayat bu şekilde geçip gidiyor..

İlkokul; okumayı ben de öğrenip kırmızı kurdelamı takacak mıyım, elimde kalemimle fotoğraf çekilebilecek miyim, çarpım tablosunu ne zaman ezberleyeceğim... sorularıyla geçti gitti..

Ortaokul; birden fazla öğretmen nasıl derslere girecek, biri çıkacak diğeri nasıl girecek, bu kadar çok dersi nasıl yapıcam, takdir mi alıcam teşekkür mü, hangi kolu olsam acaba(genelde nedense hep temizlik kolu olurdum), üst sınıftaki şu çocuk da hoşmuş.. son sınıfa doğru; eteğimin boyunu uzatma vakti geldi, beyaz uzun külotlu çorap giymek istemiyorum, baklava desenliler daha güzel duruyor, liseye gidenler çok havalı... diyerek geçti..

Lise; artık pişkinliğin vermiş olduğu bilmişlikle, okul kırmanın, öğretmene 'hoca' demenin, sevgili yapmanın, süslenip püslenip dershaneye gitmenin, en güzel ve eğlenceli zamanların, gerçek arkadaşlıkların, 'marka' kavramının hayatın bir parçası olup herşeyi beğenmemenin, hayalkırıklıklarının, üniversite stresinin koşturmacasıyla göz açıp kapayana kadar geçti..

Üniversite ise; artık olmuşluğun verdiği ağırlıkla yer, mekan, arkadaş, ders seçme lüksüyle ilerledi. En ciddi sorumlulukların ve kararların olduğu bir dönem olarak başladı ve gelecek kaygısıyla bitti!

Sonrasındaa Welcome to real life!

Daha sonrası mı? Eklediğim resme bakmak gerekiyor sanıyorum ki!
Puff!! Hayatım bu şekilde geçsin istemiyorum!

Çok mu şey istiyorum yahuu??

28 Kasım 2009 Cumartesi

La môme

26. uluslararası film festivalinin en en çarpıcı filmlerinden biriydi La môme. İzledim, hem filme, hem oyunculuğa -marion cotillard mükemmeldi- hem de Edith Piaf'a hayran kaldım. Bununla da yetinmedim, vizyona girdiğinde tekrar izledim. Sene 2007 idi. Şimdi 2009 yılının son aylarındayız, tekrar izledim.. Arşivlik bir film dedim, hem kitap rafımda hem de cd dolabımda yerini aldı.. Sanıyorum tavsiye ediyorum dememe gerek yok!

Filmden çok sevdiğim küçük bir alıntı:

bir kadına öğüt verseydiniz bu ne olurdu?

edith: Sev!
bi genç kıza öğüt verseydiniz?
edith: Sev!
peki ya bi çocuğa?...
edith: Sev!

22 Kasım 2009 Pazar

Bulanlar ödüllendirilecek!

Biliyorum yazamadım ne zamandır.. Şimdilik elimdeki bu ilginç ilanı paylaşayım..

yakında görüşürüz...

1 Kasım 2009 Pazar

Malezya Çinli'leri...

Bu bayrağın hangi ülkeye ait olduğunu tahmin edin bakalım.. Bilene bir sıkımlık diş macunu.. Tamam tamam baymıyorum sizleri ve söylüyorum, Malezya!

Bir aralar bahsetmiş olmalıyım, bahsetmediysem de ayıp etmişim, CouchSurfing'den ilk misafirlerimi aldım. 3 Malezya Çinlisi arkadaş! 2 tanesi İskoçya'dan, 1 tanesi de Londra'dan geldi, Türkiye'de buluştular. 3'ü de arkadaşlar.. Amaçları, evlenmeden önce gezebildikleri kadar gezmek!

Cuma akşam üzeri meraklı bekleyiş sona erdi. 3 çıtır pıtırcık geldiler, yerleştiler, yemek yedik birlikte. Yorgun oldukları için çok fazla sohbet edemedik, duş alıp yattılar. Ertesi günler onlara hazırladığım İstanbul turuna başladılar.. Neyse uzatmadan toplamda 4 gece 5 gün kaldılar.

İlk günler anlamasam da, son günlere yaklaştığımızda garip duygular hissettiğimi anladım. Evimde 3 adet daha önce hiç görmediğim ve belki de hayatımda tekrar göremeyeceğim 3 kişiyi ağırladım, hem de hiçbir karşılık beklemeden. Garip gelmesinin sebebi, yozlaşmış olan bu hayatta, nasıl ki karşılıksız ve çıkarsız birilerini eve almam değil, nasıl ki bunca tanımadığım 3 kişiye karşı duygusal bağ kurabilmemdi. Yaşları 27-28 olan, fakat günümüzde yeni nesil olarak tabir ettiğimiz 17-18 yaşlarındaki teenage grubundan daha saf ve çocuklardı.

Her ne kadar Malezya hakkında az çok bilgim olsa da duyduklarım karşısında oldukça şaşırdım.
Mutfakta bulaşık makinesini gördüklerindeki şaşkınlıkları öyle tuhafıma gitmişti ki, acaba bir gariplik mi var diye düşünmüştüm. Sonradan işin aslını öğrenince, şaşırma sırası bana geldi. Malezya'da sadece ünlülerin ve zenginlerin evinde bulaşık makinesi olduğunu biliyor muydunuz?
Veya restaurantlarda.. Sabah kahvaltılarında yağ ekmek yenildiğini, müslüman olan herkesin -çocuk, yaşlı ve hastalar hariç, oruç tutmak zorunda olduklarını, aksi takdirde cezaya maruz kaldıklarını. Sevgililerin el ele yürüyemediklerini, yürüdükleri takdirde kırbaç cezası olduğunu..

Yıllardır sıradan bulduğum evimi, harika bir malikane gibi görmeleri, bu dünyadaki farklı hayatları çok sert bir şekilde yüzüme vurdu..

Tek çocuk olmamdan ötürü kardeşlik duygusunu 5 gün de olsa tattım. Son gün, yıllar öncesine geri döndüm ve hatıra yazdırdım günlüğüme.. Sanıyorum en son ilkokuldaydı kokulu hatıra defterine yazı yazdırmak.. Pazartesi ilk iş günümdü, Çin'de uğur getirmesi için kırmızı zarf içinde kart verilirmiş, bana da hazırlamışlar yeni işim için..

Aslında bana 5 günde o kadar çok şey hissettirdiler ve bazı gerçekleri tokat gibi yüze vurmak derler ya o şekilde gösterdiler ki, bakış açımı çok farklı yöne çevirdiler...

Bir daha nerde ve ne zaman görüşebiliriz bilmiyorum ama sizleri şimdiden çok özledim;
Mei, Joelle ve Agness..

25 Ekim 2009 Pazar

Pazartesi Sendromu

Eveet, aylaar aylar sonra tekrar Pazartesi sendromu yaşamaya başladım. Çünkü bildiğiniz üzere çalışma hayatına başladım 3 hafta önce ve ancak bloguma bakabilme fırsatı buldum. Hatta bloguma, facebook'uma, twitter.... bilumum sosyal platformlara.. Hatta hergün maillerini kontrol eden ben, geçen haftadan beri maillerimi okuyorum.

Bu 3 hafta içinde neler oldu neler.. Malezya'lı 3 misafirim geldi CouchSurfing'den..
Sonraa bir arkadaş daha evlendi, Sakarya'lara düğüne gittim.
Herneyse, ben yazımın asıl konusuna, işe geleyim.

Daha önce de bahsetmiştim sanırım, iş yerim teee Rumelihisarı'da! teee dememden bana uzak olduğu anlaşılıyor sanırım. İlk başlarda yol çok yoruyordu beni ama şimdilerde biraz daha alıştım diyebilirim. Gerçi hergün 3-3,5 saatim yolda geçiyor, bu da büyük bir kayıp benim için. Zaman kelimesinin anlamını şimdi daha iyi anlamaya başladım.
İlk gün heyecanı, bu hafta nasıl geçecek derken 3 hafta geçiverdi birden. Ama hakikaten birden geçiverdi, o kadar yoğundu ki zaten bu kadar hızlı geçmese sanırım istifa ederdim lakin onca saat farkına vara vara çalışılmaz.

Ofis, uzak olmasına rağmen güzel, kalabalık ve yoğun.. Bu şekilde hayat nasıl geçer bilemiyorum. Sanki bigün bi bakıcam 5 yıl geçmiş olacak ve bu arada ne yaptığımı anlamıcakmışım gibi geliyor. Bu hayat böyle geçer mi yahu, bişeyler yapmak lazım. Orta okul sınıf arkadaşım, radyo ve tv'de çalıştıktan sonra butik pasta dükkanı açmaya karar vermiş, yakında da açılıyormuş. Peki ya ben? Ben de işe gidip geleyim, nasıl yaşlanacağımı düşüneyim. Yahu ben de istiyorum bu tarz birşey.. Güzel kek de yapıyorum. Tamam henüz sadece kek biliyor olsam da, öğrenirim canım. Şu anda yaptığım işten daha zor ve yorucu değildir heralde. Uffff, herkes bir atılımcılıktır girişimciliktir gidiyor, ben anca ofise ve eve giriyorum.

Farklı birşeyler yapmak lazım ama ne? Fikri olup da söylemeyen...!!

2 Ekim 2009 Cuma

Şehrin Perdeleri Açıldı!












Pazar gününden beri evde yatan ben, duşumu aldım, süslendim püslendim kendimi sokağa attım sonunda! İlk olarak, eski çalıştığım şirkete uğradım.. Arkadaşlarla üç beş sohbet ettikten sonra, ben görevden ayrıldıktan sonra yerime alınan arkadaşın eşinin Taksim Yapı Kredi Sanat Galeri'sindeki fotoğraf sergisi açılışına gittik! Oh gelsin, şaraplar gitsin kanepeler.. tabi ben ilaç kullandığımdan ılık suyla fıstıkları yedim.. Zamanımız kısıtlıydı lakin, çünkü saat 20:30'da Fatih Reşat Nuri sahnesindeki oyuna yetişmemiz gerekiyordu. Eveeeet, bugün 1 ekimm.. Şehrin perdeleri açıldı! Tiyatro sezonu başladı.. Devlet tiyatrolarıyla, belediye şehir tiyatrolarını çok seviyorum.. gerçekten çok güzel oyunlar oluyor.. Bu sene de birbirinden güzel yeni oyunlar eklenmiş.. Neler mi var?
Şehir Tiyatrolarında; Lüküs Hayat(olmazsa olmazlardan zaten), bugün gittiğimiz 10 üzerinden 6 verebileceğim oyun olan Çıkmaz Sokak, Tarla Kuşuydu Juliet, Kabare aklıma gelenlerden..
Devlet'te ise; Ful Yaprakları (geçen sene veya bir önceki sene izlemiştim, önerebilirim), Benerci Kendini Niçin Öldürdü(Nazım Hikmet'in oldukça başarılı biroyunu, tavsiye edilir yani), Kral Dairesi(mask tiyatrosu, eğlenceli Sersemler Evi oyunu da benzer şekildeydi) ve ikili ilişkiler üzerine olan ve bu hafta sonu gitmeyi düşündüğüm İki çarpı iki oyunu bulunmakta efendim.. Tiyatro deyince aklıma nedense kış geliyor, oyun çıkışında takılan bereler, köşe başındaki kestaneciden alınan sıcak kestaneler, huzurlu bir yürüyüş. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin çıkışını anlattım sanırım...
Gittiğimiz oyuna(Çıkmaz Sokak) gelince.. biraz seks kokusu vardı, biraz intikam, biraz şehvet vardı.. istanbul büyükşehir belediyesinin sitesinde yayınlanan şekliyle oyunda:
şiddete karşı şiddet üretmenin değil, yalnızca demokrasinin “çözüm” olabileceği vurgulanıyor. 3 kişilik bir oyundu. İlk perdenin 30 dakika sürmesi oldukça şaşırttı bizleri, 2. perde de 45 dakika kadar sürdü.. Diğer oyunlar seyredildikten sonra, zaman kalırsa gidilebilir bir oyun. Biz açılışı bu oyunla yaptık bakalım.. Sene uzun, sanat çokkk..
Pek yakında Film Ekimi de başlıyoorrrr!!
bol sanatlı günler de bizleri bekliyooorr!!

evet, bugünden ne öğrendik?
*eğer bir filmde veya sahnede, bir silah görünüyorsa; o silah film bitmeden mutlaka patlar!

29 Eylül 2009 Salı

Grip ama Gerçek!

Yahu tam diğer hastalığım bitti, 13 gün evde yattım borcum bitti derken, araya bayram girdi, hoppidik 2 gün gezdim, arkasından bu sefer de grip oldum. Nasıl ve nerden kaptım bilmiyorum. İhtimaller arasında Bebek sahildeki kahvaltı ve akşamında hafiften estiren rüzgarda Asmalı'da edilen sohbet geliyor.. İş hayatına da perşembe günü adımımı atacaktım ama bugün aradılar, sizi pazartesi günü bekliyoruz dediler, grip olduğumu anladılar mı nedir, neyse efendim, benim için çok daha iyi oldu. Hem perşembe günü işe başlanır mı diye söylenip duruyordum, hoş bu yıl okullar da perşembe günü açıldı gariptir ki..Sanıyorum trafik probleminden dolayı.. yıllardır akıllarına gelmedi, bu yıl dank etti heralde.. İşe pazartesi başlayacağımı öğrenince, yaa dedim önceden bilseydim tatile giderdim, sonra dedim nereye gidiyorum, yan odaya zor gidiyorum hasta hasta..
aa bu arada istanbul büyükşehir belediye tiyatrolarıyla, devlet tiyatroları 2009-2010 sezonunu açıyor 2 gün sonra. Bu vesileyle ben de sezonu açacağım kısmetse.. Perşembe tiyatro, cuma da benim malezya çakması çinli arkadaşlar gelecek.. biraz hayatım renklensin yahu.. ne böyle, soruyorlar napıyosun diye, hergün aynı cevap.. evdeyim, tv izliyorum.. hem de her sabah zuhal topalla desti izdivaçı izliyorum.. önceden esra erol mu ne vardı, aman allahım akıllara zarar, hidayetten daha fena oynamıyor ama en az onun kadar vardı.. n'olduysa değiştirmişler onu.. şimdilerde zuhal topal revaçta.. bu arada diyeceksiniz, sen nerden biliyorsun esra erol'u çalışmıyor muydun diye, çalışıyordum da, bu program çok tuttuğundan mıdır nedir c.tesi günleri de vardı, ordan biliyorum..
yauw bu arada bunca yazıyorum da, kaç kişi okuyo acaba, şu google analytics raporlarına bakıcam, nedir ziyaretçi durumları felan.. okunuyorum da, haberim mi yok.. bu arada takipçim olan "iklim"e de burdan sevgilerimi sunuyorum.. yoka kardeş askerde, kendi derdinde de sen nerdesinn iklimim..?
arada bir ses versen de bilsem, ordasın en azından okuyorsun..

neyse hadi ben kaçar, malum hastayım, johnny depp'in de hastasıyım.. nerden geldiyse aklıma..

26 Eylül 2009 Cumartesi

Bebek!

Eğer aranızda iş bulmakta zorlanan varsa ya da benim gibi işe yakın zamanda başlayacaksanız ve boş zamanınız varsa ya da hafta içi bir şekilde kendinize boş zamanınız kaldıysa, veee bu zamanınızı nasıl değerlendireceğinize karar veremeyip kara kara düşünüyorsanız buyrun bugün benim neler yaptığıma bir göz atın bakın, belki hoşunuza gider..

Sevdiğim ve eğlenceli bulduğum arkadaşımın senelik izni olması münasebetiyle Bebek'te sabah kahvaltısı yapmaya karar verdik. Saat itibariyle biraz brunch gibi olsa da, sahildeki bebek kahvehanesinde güzelce menemenlerimizi, kaşarlı simit eşliğinde yedik. Yan masada kafasındaki feshiyle oturan Mustafa Altıoklar pek bir rüküştü söylemeden edemeyeceğim. Neyse efendim, sohbetimizi ettik, dedikodularımızı yaptık ve hesabı istedik. Hesap konusunda kafasına göre takılan garson amcamız, dükkanın kirasını bizden almaya kalksa da güzel bir şekilde hallettik. :) Sonrasında yediklerimizi sindirelim derken sahilden kaptırdık, Oba'ya kadar gitmişiz. Haliyle yorulduk, sonrasında
her ne kadar biletlerin bitmiş olduğunu bilsek de Taksim Aksanat'taki oyuna gitmek için şansımızı denedik, ama ne çare Kasım ayına kadar yer yokmuş.. Uzun zamandır İstanbul'dan bihaber olduğum için, "küçük beyoğlu"nu duymama rağmen gitmemiştim, şöyle bir bakalım dedik, nevizade'nin ziplenmiş hali..çoluk çocuk doluydu..
ee naptık biz de vazgeçilmezimiz Asmalı'ya gittik, "Kafepi"ye oturduk. Aman efendim, ne zor yer bulmak.. 2 kişi başlayan günü, tesadüfler üzerine gelen arkadaşlarla kalabalık olarak bitirdik. Gelecekte olabilecek iş arkadaşım Natali ile tanıştım, pek bir şekermiş.. çok hoş sohbet oldu, güldük eğlendik, e tabi gelene geçene bakmaktan da gözlerim yoruldu.. herkes süslenmiş püslenmiş, takmış takıştırmış gelmiş.. Herneyse, ben sizden bugünden öğrendiklerimi kısaca özetliyim;
  • bebek sahiline hafta içi gidip, huzur bulmak lazımmış
  • asmalıda yer bulmak için saat 7 gibi yer kapmak gerekiyormuş
  • çizme sezonu başlamış
  • avrupada modası geçmiş UGG'lar, hala 199 tl'den satılıyormuş
  • yargıcı inanılmaz bir kreasyonla sezona giriş yapmış
  • terkos girişinde yeni "art" isimli italyan marka ayakkabıcı pek yakında açılıyormuş
  • puma konkur yapmışmış
  • bu yıl home partyler meşhur olacakmış
  • veee hayatta herşey olabiliyormuş ;)

20 Eylül 2009 Pazar

AsmalıM

Seviyorum Asmalı mescit'i.. Lisedeyken de Nevizade'yi severdim.
Büyük bir beyoğlu aşığı olan ben, birkaç yıldır Asmalı'dan çıkmıyorum.
Loş ışıkların aydınlattığı daracık sokakları, dışarıya serpiştirilmiş sandalyeleri, sohbetler, her yerden gelen müzik sesleri, sokağa girer girmez hafiften gelen anason kokusu, kalabalığı... bambaşka bir hava veriyor.. Tamam bu betimlemem Fransız sokağını da andırıyor ama, tırnağı olamaz kanımca Asmalı'nın..

10 günü aşkın süredir hastalık münasebetiyle evde olan ben şeytanın bacağını kırdım ve arkadaşımın doğum günü için, Asmalı'ya Balkon'a gittim. Balkon özellikle yazları terasıyla harika bir yer-di. -di'li geçmiş zaman kullanmamın sebebi 6 aydır gitmiyordum, biraz değişmiş, eskiye nazaran yaş ortalaması düşmüş, pek bi herkesler öğrenmiş canım. Önceden kimsecikler bilmezdi, ben de zaten çok sevdiğim arkadaşlarıma gösterirdim ki çok bilen olmasın diye.. bana n'oluyosa.. Sonracığıma kahvaltısı güzeldir, tavsiye ederim. He bu arada yıllardır orada çalışan Yaşam vardır, pek bi şeker ve sempatiktir efendim, maalesef izindeymiş göremedim kendisini.. Doğum gününde hoş sohbetler oldu. Her telden insan vardı, mimarı, diş hekimi, bankacısı, matbaacısı.. yepyeni insanlar tanıdım. Seviyorum insan tanımayı, her insandan öğrenecek ufak da olsa mutlaka birşey oluyor.

Şimdi bu kadar yazının üzerine, insan birşey çıkacak diye bekliyor ama yok be anacım.. hayatım pek bi monotonlaşmış benim.. Amaa çok yakında hareketli günler beni bekliyor. 1 ekim perşembe günü işe başlıyorum mesela.. Sonraa, işe başladığım günün ertesi günü yani Cuma günü, 3 tane malezya çinlisi çıtır kız geliyor evime.. 3 gece kalacaklar bakalım.. nerden bulucam canım, couchsurfing 'ten tabiki.. 2 tanesi İskoçya'da, diğeri de Londra'da çalışıyormuş. 27-28 yaşlarındalarmış.. Misafir edeceğim kendilerini, bakalım nasıl olacak..

Yarın bayram, neşe doluyor insan..
Ahhhh nerde eski bayramlar diyor veee Herkesin Bayramını sağlıklı, mutlu, huzurlu geçirmesini diliyorum..

16 Eylül 2009 Çarşamba

Thom Yorke..


Sizde Thom Yorke'un imzası var mııııı? Bende varrrr! yaaaa..
hem de Oxford'lardannn.. Aman tamam, pek de umrunuzda değil biliyorum, küçüklüğümdeki gibi kıskandırıkçılık yapayım dedim. Çok hoşuma gitti böyle ilk harfini kocamanca yapması. Cool bi hava vermiş. Bu yaştan sonra imza değiştirilir mi bilmiyorum ama ben de böyle yapıcam.

15 Eylül 2009 Salı

Boyu devrilesiceler..

9 gündür evde olmanın verdiği rehavetle birlikte, oturmuş "bir alışverişkoliğin itirafları" adlı filmi tam da işe başlamadan önce, gardrobumu yenilesem mi düşüncesiyle izliyordum ki birden kapıda tıkırtı sesleri duydum. (tıkır tıkır) Heralde babam geldi, kapının arkasında anahtar var açamıyor diye oflanıp pufflayarak kalktım yerimden.. (off pofff, mıyır mıyırr) Delikten bir baktım, iri yarı esmer bir çocuk. Hiç ses çıkarmadan bekledim. Anahtar deliğine baktı, kapıyı vurdu, zile bastı bekledi. Ben de hiç ses çıkarmadım. Bir kez daha zile bastı, tabi ben delikten izliyorum. Sonra farkettim ki alt katın ilk merdivenlerinde yine onun gibi iri yarı bir çocuk da orda bekliyor. Sonra korktum, zinciri taktım, tabi ses çıktı, "kim o?" dedim. Hede hödö beye bakmıştık dedi, yok öyle birisi dedim, indiler aşağıya. Camdan baktım, biri önce çıktı, diğeri arkadan,ayrı ayrı ilerlediler. Tüm bunlar öğlen 15:30 civarı oluyor. Hayret birşey dedim, önceden soyguncular, gece işe çıkarlardı. Şimdi iyice korkusuz olmuşlar, gündüz vakti kapı yokluyorlar. Hemen 155'i aradım, eşgallerini aldılar telefonda ve 15 dakika sonra polis aracı geldi şöyle bir dolaşıp kendilerini gösterip gittiler. Devir kötü valla, evdeyken kapıyı kilitli tutup, zinciri takmak lazım.
Çok bişey değil, izlediğim filme yanıyorum, yarım kaldı. 9 günün üzerine bi ekşın yaşıcaz dedik, o da yarım kaldı. Onlar gittikten sonra, bir sürü alternatif düşündüm, keşke şöyle yapsaydım, keşke böyle yapsaydım diye ama.. bi dahaki sefere..

* gece gece dayanamadım yazıyım dedim. bu boyu devrilesiceler bize giremedi, birkaç apartman aşağıdaki eve girmişler. Nerden mi biliyorum, bugün arkadaşım, annem ve ben Kadir gecesi münasebetiyle, teravi'ye gittik Sultanahmet Camii'sine.. Namaz kılmayı evet bilmiyorum ama küçüklüğümde halamlarla camileri gezerdik ramazanda, o zaman insanları çok iyi gözlemlerdim, bu sebeple ki kılar gibi yapabiliyorum. Gerçi bugün o kadar kalabalıktı ki Sultanahmet Cami'sinin bahçesinde zor yer bulduk, sadece oturup hocayı dinledik, bu yüzden de kandırıkçılık yapmama gerek kalmadı. İşte dönerken bir baktım polis arabaları var, ahanda dedim hırsızlık oldu kesin.. Nitekim de doğru çıktı.. :( Ne diyim, şu Kadir gecesi gününde, Allah onları bildiği gibi yapsın.. Zaten bugünkü dualarım kabul olursa, offf offff.. Neler olacak neler..

5'te 5!

12 Dev Adamlarımız, Hido'ya rağmen bugün 5. kez galip geldi.
Neden Hido'ya rağmen diyorum, çünkü olmadık yerlerde olmadık paslar verdi, top kaybına sebep oldu. İspanya maçında deli oldum, son dakikada yaptığı geri pas yüzünden maçı kaybediyorduk ki şansa aldık. Hoş zaten tüm maçları bir iki sayı farkla alıyoruz ya hayırlısı bakalım. Ömer Onan'cığım 40 derece ateşlerde yanıyordu en son, geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ona burdan, bilirim okur blogumu. Hidayet'e gelince..Neden bu kadar gıcık kaptım ben, sanıyorum bu Turkcell'in 3G reklamlarından dolayı. Her çıkışında saçımı başımı yoluyorum.
Kıvırtarak "netteki hız farkııı" demesi deli ediyo beni. Hele o dans.. Hido'cuğuma da burdan birşeyler demek istiyorum, biliyorum o da okur, takip eder blogumu işi gücü yok ya..
Hido'cum, nerden kimden öğrendiysen o dans etme biçimini, lütfen unut!
Sen çık, sahalarda oyna, turnikeye gir, tamam vereceksen ters pas ver top kaptır, ama n'oluurr şarkı da söyleme, dans da etme, bizi de deli etme! Olur mu anacım. Hadi canım, hadi..
Bir de Turkcell sırf bu 3G için başka bir reklam ajansıyla anlaşmış. Aslında şöyle bir düşününce de tebrik etmek lazım, gıcık mıcık ama sloganı ezberlettiler bir şekilde.

Netteki kız farkı heleloooy,
turkcellin hız farkı...

* bu arada, bugün doktora gittim, 3 ilaçla da geri döndüm, ama iyileşme aşamasındaymışım.
e bi zahmet.
8. günüm, hala ve hala evdeyim. korkarım evde kaldım!!

12 Eylül 2009 Cumartesi

Love is a g@mble!

Bir haftadır evde kös kös oturmanın verdiği sıkıntıyla ne yapacağımı şaşmış durumdayım!
Neyse ki canım arkadaşım film alıp gelmiş, onu izledik. "raydan çıkanlar" *derailed. İzleme konusunda her ne kadar ön yargılı olsam da, ekşisözlükteki olumlu yazılardan ötürü izlemeye değer buldum. Kıstas olarak ekşisözlüğü almamın sebebi, tamamen kolaydacılık. Film fena değil, boş bir zamanda izlenebilir. Herneyse, sonrasında başladım arkadaşımın annesinin aynı zamanda komşumun, geçenlerde kadın erkek ilişkileri üzerine konuşmamızdan sonra verdiği gazete küpürlerine göz gezdirmeye.. Aralarında bir tanesi trajikomik geldi. Aşk, meşk, bu gönül işleri kumardır diyor vee lafı fazla uzatmadan küpürü paylaşıyorum efenim:

Çinli bilginlerin mutluluk için KADINLARA 5 önerisi :

1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan ERKEK bulman önemlidir.
2- Esprili, nuktedan ve seni güldürmesini bilen bir ERKEK bulman önemlidir.
3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir ERKEK bulman önemlidir.
4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir ERKEK bulman önemlidir.
5- Bu dört özelliği tek ERKEKTE bulamayacağın için varmış gibi davranman çok önemlidir.

Çinli bilginlerin mutluluk için ERKEKLERE 5 önerisi :

1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan KADIN bulman önemlidir.
2- Esprili, nuktedan ve seni güldürmesini bilen bir KADIN bulman önemlidir.

3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir KADIN bulman önemlidir.

4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir KADIN bulman önemlidir.

5- Bu dört KADININ birbirlerini tanımamaları çok önemlidir..

11 Eylül 2009 Cuma

N'oluyor kuzum bana??

Yoğun bir hafta sonunun ardından Pazar günü eve girdim ve Çarşamba günkü iş görüşmeme kadar kendimi eve kapattım. Ardından dün eski şirketteki arkadaşlarımın Sultanahmet gezisine 1 saatliğine uğradım. Bugün, bir odadan bir odaya gidecek halim yok. N'oluyor yahu böyle bana? Zaten şunun şurasında fıldır fıldır gezmek için kalmış 20 günüm! Nazara mı geldim tövbe estağfurullah!

Yeni 1 i$$$!!

3 kez iş görüşmesi yapmam boşa gitmedi neyse ki..
1 Ekim itibariyle yeni işime başlıyorum efenim!

4 Eylül 2009 Cuma

Ben bir Ceviz Ağacıyım GÜLHANE Parkında!

Kulakları çınlasın rahmetli Cem Karaca'nın! Ne güzel söylerdi, ne de güzel eşlik ederdik!
Gülhane denilince aklımda, yıllaaar öncesinin hayvanat bahçesi ve lünaparkı geliyordu geçen seneye kadar. Yolumun pek o taraflara düşmemesi, düşse de merak edip kafamı Gülhane'den içeriye sokmadığımdan, bu
eşsiz güzelliğin farkına çok geç vardım!
Ne istesem, dilesem oluyor son birkaç yıldır. İngiltere'de de Hyde Parkı,
Oxford üniversitesinin parkını gördükçe, ahhh ahh keşke İstanbul'da da böyle şehir içinde, çimlere uzanıp kitap okuyabileceğimiz, sohbet edebileceğimiz, kısacası kafa dinleyeceğimiz büyük parklarımız olsa diyordum. Evet, artık öyle bir yer var. Hem de Yıldız Park'ından daha temiz, daha düzenli, ışıl ışıl.. Üniversite'den sınıf arkadaşımın izninde olması, benim de işsiz olarak boş gezenin boş kalfası olmamdan dolayı, bugün Gülhane Park'ına gittik. Aman pek bir harikaydı. Gitmediyseniz, mutlaka görmelisiniz, çimlere yayılıp çıplak ayakla yürümelisiniz, negatif elektriğinizi boşaltmalısınız, Aşık Veysey ile fotoğraf çekilmelisiniz, Sultanahmet'e yürüyüp, Tarihi Sultanahmet Köftecisinde, köfte yemelisiniz, yönünü kaybetmiş turistlere yardımcı olmalısınız, İstanbul'un tarihi havasını solumalısınız. Hatta ailenizi de bir gün alıp, akıllarında kalan o keşmekeşliği de silmelisiniz.
Neyse çok uzatmıyım, bugün çektiğim birkaç fotoğrafı sizinle paylaşayım.
Bu arada, 3. iş görüşmesi için aradılar, haftaya perşembe büyük patronla görüşme! umarım bu son olur, mecalim kalmadı gari.. :)

*tekrar belirteyim. :) Göreceğiniz fotoğraflar, bir Hyde Park, bir Central Park değildir.
İstanbul Gülhane Park'ına aittir.

2 Eylül 2009 Çarşamba

2 bitti, sıradakiii!















Evet 2. iş görüşmesini de kurucu ortak ile yaptıktan sonra,
kabuğuma çekildim, 3. görüşmeyi bekliyorum. Tabi çağırırlarsa!?..
Ekmek, artık aslanın ağzında değil, midesine inmiş!
E bana da geviş getirtmesini sağlamak kalıyor.
Ha gayret, az kaldı!

30 Ağustos 2009 Pazar

BrÜno BrÜnooOo!

Nasıl ki atlamışım da yazmamışım.
Yurt dışındaki ilk sinema deneyimimi Brüno ile yaşadım. Sanıyorum henüz Türkiye'de vizyona girmedi.
Sacha Baron Cohen'in Borat'ta sergilediği muhteşem oyunculuktan sonra, oldukça merakla beklediğim Brüno için, uzun kuyrukların ardından biletimi alıp salona yerleştim. Film başlar başlamaz, salondan kopup filmin etkisine kapılıyorsunuz zaten. Borat'a göre pek daha bir komik olmuş! Tabi bir o kadar da müstehcen sahnelere yer verilmiş. Bana göre senenin en iyi komedi filmi seçilebilitesi oldukça yüksek..

İzleyin, gerçekten çok eğlenecek ve güleceksiniz, gözlerinizden yaş gelmesi de bonusu!

29 Ağustos 2009 Cumartesi

İş Görüşmesi..

İlk flört gibidir iş görüşmesi..
Patron olan taraf değilseniz, heyecan basar, ne giysem derdi başlar, kuaföre gidilir, konuşma provaları yapılır, bir gün öncesinde eğer uyunduysa karmakarışık rüyalar görünür, gitmeden cv'nin çıktısı alınır, şirket hakkında netten bilgi araştırması yapılır, ayakkabı yolda vurursa diye çantaya terlik atılır(bu belki sadece bana özel birşey olabilir tabi) son kontroller yapılır, kişisel gelişim kitapları okunur,(kariyer.net'in kurucusunun kitabı olan 'kariyerimi şansa bırakmam' şiddetle tavsiye edilir) ve hayırlısıyla yola çıkılır. Yolda stresi yenmek için müzik dinlenilir, heyecanı yenmek için absürd şeyler düşünülür ve görüşme yerine gelinir.

Tabi eğer görüşmeye gittiğiniz yer, benimki gibi Hisarüstü'nün oralarsa "acaba işe alınsam da ben bu yolu çeker miyim?" düşüncesi kafayı kurcalamaya başlar.

Evet efendim, hayatında ilk kez ciddi bir iş görüşmesi yaşayacak olan ben, hallice stresliydim ki birkaç gün önce en yakın arkadaşlarımdan birine, iş görüşmesi öncesi moral ve stresle başa çıkma dersleri veriyordum.

Uzuuuuun bir yolculuktan sonra, Hisarüstünde, köprünün ayağında harika bir manzaraya sahip olan, 3 katlı beyaz köşkün zilini çalmam ile kendi alanında lider olan firmaya ilk adımımı atmış oldum. Sekreter tarafından ufak bir toplantı odasına alınmakla birlikte, önüme verilen 3 sayfalık formu doldurmaya başladım. Odada kamera olup, birileri tarafından izlenme düşüncesi olan takıntılı ben, ekranlara sakin bir bayanı oynamaya çalışarak formu doldurdum. Birkaç dakika sonra sekreter geldi formu aldı ve kapıyı kapattı. Bekleme sürecinde, şirketin aldığı ödülleri inceledim, odaya iyice baktım, olur ya 'odada kaç ödül vardı?' gibi psikopatça bir soru gelmesine karşılık, kendimce önlemlerimi aldım. (Malum, bu sevirde iş bulmak zor, ekmek aslanın ağzında!) Vee kapı açıldı.. Direktör olduğunu öğrendiğim kişiyle yaklaşık 40 dakikalık görüşme başladı. Görüşme, genelde olduğu gibi iyi geçti ve arkaya bakılmadan odadan çıkıldı. İş görüşmesi öncesi onlarca kişiye haber vermenin sonucu olarak, teker teker çevremdekileri arayıp, nasıl geçtiğine dair kısa açıklamalar yaptım ve görüşme diyaloğunun özetini üşenmeden yazıp mail attım. Vee aradan 3 gün geçti, 2. görüşme için önümüzdeki haftaya randevu verdiler. Bu sefer de şirket kurucu ortağı bir bayanla görüşecekmişim. Tabi ben kimin kim olduğunu nerden biliyorum, lise sınıf arkadaşımın kız arkadaşı orada çalıştığından, gtalktan aklıma gelen soruları soruyorum ve saolsun cevaplıyor.
İştee durum bundan ibaret.

Şimdi ne mi olacak?
Yaşadığım onca şey deja vu etkisiyle pazartesi günü 2. görüşmede tekrar yaşanacak.

7 Ağustos 2009 Cuma

şehr-i harabe- IstanbuuuuL

Her ne kadar İstanbul aşığı olsam da, gelir gelmez farklı duygular hissettim nedense..
Fazla uzatmadan, aşağıdaki dizelerle dile getireyim...

Neden döndüm istanbul'a
Tutuldum kaldım avare
Şimdi bin kere pişmanım
İndim uçaktan ne çare.

Dönmez olaydım
Görmez olaydım
Tek seni cilveni istanbul
Görmez olaydım bilmez olaydım.

İstanbul'um dert denizi
Kederleri dizi dizi

Merhametin insafın yok mu?
Niçin mahpus ettin sen bizi.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Naime'm..

Hayatımda yaşlı insanların yeri hep bambaşka olmuştur.
Tertemiz kalpleri, kendilerine has kokuları, pamuk gibi yumuşak tenleri.. Dokunmaya kıyamaz insan.

Benim hayatımda ise, annemden sonraki en değerli varlığım olan anneannem vardı. İnsan görünümdeki meleğimdi benim. Yanından hiç ama hiç ayrılmak istemediğim, narinciğimdi.

Yılların verdiği bilgi birikimini bıkmadan usanmadan aktarmaya çalışırdı, tabi kendi deyim ve sözleriyle. Anlamasam bile anlamış gibi yapar, şaşırırdım. Ben hayretlere düştükçe, o daha bi iştahlı anlatmaya devam ederdi taa ki ağzı kuruyup susayana kadar.

Öyle özlüyorum ki Sen'i, gün geçtikçe artıyor özlemin.

Adımı söylemek için tüm aile bireylerinin ismini sıralardın, sonra da kendine kızardın, sinirli insan hiç bu kadar sevimli olabilir mi bilmem ama sen hayatımda gördüğüm en huysuz ve tatlı kadındın.. Otuduğun yerden verdiğin temizlik dersleri, canın sıkılınca kalkıp un helvası yapman, arkadaşlarım geldiğinde yanında oturmamızı istemen, ders çalışıyorum diyip chat yaptığım ortaokulları zamanımda inanıp, liseye geldiğimde teknolojiyi öğrenip artık kanmaman. 90'lı yaşını devirmene rağmen, içindeki enerji ve hayata bağımlılığını kaybetmemen, tam aksine daha canlı ve tutkulu olman, yıllara meydan okuman..

İzinden devam ediyorum, merak etme biriciğim..
Bayramlarda kapıya gelen çocuklara, senin yaptığın gibi biriktirdiğim bozuk paraları veriyorum, kalem veriyorum.. Ama, seninle paylaştıklarımı kimseyle paylaşamıyorum. Kimseyi senin gibi öpemiyorum, koklayamıyorum. Kimse sen gibi saf ve temiz değil.

Öyle özlüyorum ki seni pamuğum, Naime'm!

Fotoğraflar çekiyorum senin gibi pamukların.. çektiğim fotoğrafların hepsinde senden birer parça buluyorum ve özlem gideriyorum.

Uzun süredir göremiyorum seni.. Her gece kapatıyorum gözlerimi ve bekliyorum..
çok bekletme olur mu?

23 Temmuz 2009 Perşembe

Tanrı Misafirleri..

Uzun bekleyişler, olmazların ardından, biri lise sınıf,
diğer üniversite sınıf arkadaşım olan çok çok sevdiğim
2 arkadaşım İngiltere'ye ziyaretime geldiler.
Aman ne mutlu oldum, anlatamam.
Londra'dan başlayan turumuz, Oxford'da devam etti,
ardından bir tanesini Almanya'ya yolcu ettikten sonra,
son durağımız olan
Bournemouth'a gittik Kemocanımla!
Kemocan diyorum, anlaşılabileceği gibi gerçek adı Kemal.
Öyle totoş falan da değil, benim ona taktığım lakap. (:
Diğeri de Haşimato, yani Haşim. :)

Neler yaptık? Rehberlik görevine soyundum ve
Londra sokaklarında kaybolduk, gideceğimiz
2x mesafedeki yere 7x zamanda gittik, falan fişman..
Aman neyse ne, sora sora Bağdat bulunmuş, biz de öyle yaptık. Başka başkaa, Londra-Oxford arası sefer yapan Yüksel Amca ile tanıştık. Müthiç bir insandı. Kızı da İstanbul'daki özel üniversitelerin birinde ingilizce öğretmeniymiş.
Oxford Universitesi'nin bahçesinde, Rome&Juliet'i
izledik açık havada. Anlama oranımızı soracak olursanız ilk perdede %30lardayken, 2. perde %20lere kadar bir düşüş yaşadık -ki oyun modernleştirilmiş ve modern dilde sergilenmişti. :) Sonracığımaa, Oxford'da da rehberlik görevini üstlenen ben ve mecburiyetten kabul eden arkadaşlarım, akıllılık edip, gerçek rehberin turunun durduğu yere pinekleyip dinlemeye çalıştık. Daha tur grubunun yanında duralı 10 saniye geçmemişti ki, yaklaşık 60larınde olan tur rehberi teee uzaklardan bize dönerek "this is a private touuuUUuuR!" diye bize bağırdı. Tabi herkes de dönüp bize baktı.:| Biz de olay yerinden uzaklaştık. Sonra da kendimize çok kızdık. Neden parası neyse fırlatmadık diye ya da orası babasının mekanı mıydı, açık alan inat edip dursaydık veyahut da hiç anlamıyor gibi davransaydık dedik. Ama iş işten geçmişti. Başkaaa, couchsurfing meeting'ine katıldık ki geçirdiğimiz güzel zamanlardan biriydi. Harry Pıtır'cığın okuluna gittik, Alice'in harikalar diyarına geçtiği kapıyı gördük ve Alice'in ürünlerinin olduğu dükkanı gezdik.
Peki ne yapamadık?
Onlarca kez bakmamıza rağmen o meşhur müzikallerden birine gidemedik. :(

Tüm bu yazdıklarımı canlandırmanız adına, fotoğraflarla biraz destekliyim yazımı.

17 Temmuz 2009 Cuma

PimmS

Eveet, sonunda kendime göre bir içki buldum.
İçki ile şarap ve mariachi dışında pek ilgili olmayan ben, kendi damak zevkime göre bir içki buldum: Pimms!
İngiltere'nin pek bir popüler yaz içkisi..
Nasıl bişey bu Mitsubishi, pardon Pimms, şöyle ki;

+votka veya cin

+ice tea şeftali

+schwepps
+limon (yeşil limon&lime)

+salatalık

+nane yaprağı

+çilek veya portakal
+veee bolca buzzu bir güzel karıştırıyorsunuz ve karşınıza harika hafif birşey çıkıyor. Umarım Istanbul'da bulabilirim.
Kesinlikle bir yerde bulursanız deneyin, hatta bana da söyleyin..


17 Haziran 2009 Çarşamba

pOOL

Yıllar yıllar sonra, tekrar bilardo oynadım.
Aslında oynamaya çalıştım desem çok daha doğru olur.
Vuruş tekniklerini öğrenmeye çalıştım ama henüz öğrendim diyemiyorum. Birkaç pratiğe ihtiyacım var, sonrasında korkun benden!

Bu arada Türkiye'de çok yaygın değil sanıyorum ki bilardo, bayanlar için tabi. Pek görmedim çünkü. Burada herkes çatır çutur oynuyo.
Misyonu aldım üstüme, geliyorum yaygınlaştırmaya!

2 Haziran 2009 Salı

Evlendiler, Mutlular!

Zamanlama problemim ara ara ortaya çıkıp kendini gösteriyor.

İngiltere'ye gelmemle birlikte;

kuzenim,
alt komşum,
eski şirketimdeki en yakın arkadaşım,
ve yakın arkadaşlarımdan biri evlendi.

Sanıyorum ki hayatımdaki yakın insanların düğünlerini göremeyeceğim.
Çünkü 07/07/2007 tarihinde de, kuzenimle çocukluk arkadaşım aynı günde evlenmişlerdi.
Biri avrupa yakasının öbür ucunda, diğeri ise anadolu yakasının öbür ucunda.. Erkek olsam, "b
ende şans olsa annem beni kız doğururdu" derdim ama şimdi diyecek birşey bulamıyorum! (:
Durum böyle olunca bana da buradan tebrik etmek düşüyor..

HER GUNUNUZ BIRBIRINIZI DAHA COK SEVEREK VE BIRBIRINIZE DAHA COK BAGLANARAK GECSIN. BIR HAYATI TUM GUZELLIKLERIYLE PAYLASMANIZ DILEGIMLE...

SIZLERI COOOOOK SEVIYORUMMM!!!

Tutamıyorum zamanıı...

Annem ha geldi ha gelecek derken, döndü. 1 hafta o kadar hızlı geçti ki.. Zaten benimle birlikte de çok zaman geçiremedi. Geldi 2 gün Oxford'da benimle kaldı ve sonrasında kuzenlerin yanına Bournemout'a gittik. Sonra geldi, Cambridge'e gittik birlikte ve ardından 2 gece londra'da kaldık. Herşey koşturmacayla geçti.. Koşturmacanın büyük bir kısmı da kuzenime Chelsea forması aramakla geçti. Neymiş Fenerbahçe renklerindeymiş, mutlaka bulmam lazımmış, daha yeni maş kazanmışlar da giymeliymiş. Bunu söyleyen de ufak değil, otuzlu yaşlarının başında olan, Microsoft Türkiye'de çalışan aklı başında olduğunu sandığım kuzenimm. Atalarımız boşuna dememişler, 'akıl yaşta değiş baştadır' diye!

Puffff, annem böyle gelip gidince, daha bir özledim. Hiç gelmeseydi daha mı iyiydi acaba? Bilemedim!

Soo, again, yalnızım dostlarım yalnızım yalnızzzzz!

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Heppiii de Bööörtdeyyy tuuuu Miiiiii!

Sevdiceklerimden çok çok da uzakta olsam Annem'in varlığı herşeye bedel!

Burda olduğum halde unutmayan ve beni yalnız bırakmayan herkese kocaman öpücüklerimi gönderiyorum. Püüühhhh!!!

Umuyorum yeni yaşımda;
sağlık, huzur, mutluluk, başarı, bol para peşimi bırakmazzz!!


24 Mayıs 2009 Pazar

vee sonunda Annem gelirr!

Evet, yaklaşık bir buçuk aylık özlem bitti ve anneme kavuştum.
Sabah Heatrow'a gidip aldım ve direk Oxford'a geldik. Annem o kadar çok şey getirmiş ki, inanamadım, evi taşımış resmen.. Çilekten taze domatese, biberden eriğe, fasülyesine, sucuğuna.. :) Midem bayram edecek sonunda.. İngiliz kahvaltısından kurtulup, şöyle bir güzel domatesli, zeytinli kahvaltı edeceğim.. Nedense burada en çok özlediğim şey, sıcak simit, yanında da olmazsa olmazları, peynir, domates, zeytin ve taze demlenmiş bir çay! Fazla uzatmıyorum, çünkü uzun zamandır beklemede olan Lost'un 3. sezonuna devam edeceğim. burda Lost'a sardım! Türkiye'de koşturmaktan zaman bulamadığım için burda bol bol izliyorum..

*Yarın doğuyorummm!!

22 Mayıs 2009 Cuma

JAZZ @ Joe's

Eveett, uzunca bir zamandan sonra Jazz dinlemiş olmanın mutluluğu ile yazıyorum!
Çok güzel bir mekan keşfettik, Joe's pub! Bir japon, bir isviçreli, bir arap ve 2 türk fıkralardaki gibi bir grup oluşturduk ve kulaklarımızın pasını silen jazz müziğinin hoşnutluğuyla sohbet ettik..
Ekleyeceğim bir fotoğraf var mı diye düşünüyorum ama
sanırım çekmedim, bu yüzden mekanı hayal gücünüze bırakıyorum!

P.s: annemin gelmesine sadece ve sadece 1 gün kaldıı!!!

17 Mayıs 2009 Pazar

Eurovision 2-0-0-9!

Hayatımda ilk kez Eurovision'ı tam anlamıyla izledim. Sürekli doğum günümle aynı tarihlerde olması münasebetiyle kaçırıyordum! Bu yıl kendi ülkeme oy verebilmenin heyecanı ile izledimm!
Temsilcimiz Hadise'nin şarkısının güzelliği yanı sıra, sanıyorum ki İngiltere sınırlarında çok fazla Türk'ün olmasının verdiği etkiyle, İngiltere en yüksek oyunu Türkiye'ye verdi ve 4. oldukk! Ben hala iddia ediyorum ki Hadise'nin kıyafeti ve dans figürleri daha güzel olsaydı, birinciliği zorlardık. Bir başka bahara kaldı artık.
Yarışmayı, 1986 doğumlu, şeker mi şeker, harika mimiklere sahip Alexander Rybak'ın temsil ettiği Norveç kazandı. Bu sevimli arkadaş hakkında bildiğim tek bilgi, annesinin ünlü bir piyanist, babasının ise keman üstadı olması. Bu baskın etkenlerden dolayı da, Alexander'ımız hem piyano hem de keman çalabiliyor.. Ne diyelim yolu açık olsun...
İnsanı kıpır kıpır eden şarkıyı dinlemek için sizi şuraya alalım..

Bu arada annem vizeyi almış, dolayısıyla doğum günümde burdaaa!!
yupppiiiiiiiiii!!!

15 Mayıs 2009 Cuma

:|

Aman tanrım!! yazacak birşey bulamıyorummm!!!

13 Mayıs 2009 Çarşamba

...


Özledim seni böcükk...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Shop Shop Shoppinggg!

Yavaş yavaş Oxford’un merkez dışındaki yerlerine gitmeye başladım.
Bugün Suudi Arabistan’lı bir arkadaşla birlikte Bicester Village denen, gördüğüm en büyük outlet merkezine gittik. Akla gelen büyük markaların hemen hemen hepsi vardı. Dior, Calvin Klein, D&G, Versace, Valentino….. Outlet olmasına rağmen, tahmin edilebileceği üzere çok da ucuz değildi. Window shopping denen olayı yaptım sadece, çünkü almak pek akıl işi değil. Aynılarını canım Türkiye’mden, sezon zamanı taksitle alabilirim çünkü... Bir laf vardır, “ucuz mal alacak kadar zengin değilim” diye.. Buraya pek uymadı ama mecaz bağlamda gönderme yaptım kendimce. (: Anladınız siz anladınız…

Bu arada yakında ANNEMMM geliyor, çok mutluyummm!!!


7 Mayıs 2009 Perşembe

C-I-R-C-U-S!!!

Gay party'mize gittik. Adı "CIRCUS" idi!
Meğersem epey meşhurmuş bu party. Diğer şehirlerden, özellikle Londra ve Brighton'dan bir çok eşcinsel gelmiş. Ben gay party diye başlığı attım ama efendime söyliyim birçok lezbiyen de mevcuttu.. Bu büyük organizasyonun verdiği heyecanla mekana erkenden gitmiş olan ben ve diğer 2 kuzenim, ilk başlarda sıkıldık. Daha sonra nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde içerisi oldukça kalabalıklaştı ve etrafımız bir anda aynı cinsten olan çiftlerle doldu. İşin en keyifli ve güzel yanı, onca erkeğin arasında kendimizi oldukça güvende hissetmemizdi, çünkü hiçbirinin bizle ilgilendiği yoktu. Tabi bu güzelliğin yanında, işin daha zorlu kısmı olan lezbiyen arkadaşların bakışlarına maruz kalmak vardı. Eeee napalım, attık elimizi taşın altına, kaldıracağız! Neyse ki birkaç dans davetinden sonra, pek fazla bizle ilginlenmediler, çünkü gecenin ilerleyen saatlerinde ateşli dakikalar başladı. Aslında pek fazla söze gerek yok. Fotoğraflarla çok şeyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Ayrıntı merak eden varsa, özelden ulaşabilir.. (;


26 Nisan 2009 Pazar

Fancy Dress Party!


Hey gidi couchsurfing, sen nelere kadirsin!!

Couchsurfing'ten tanıştığım arkadaşımın fancy dress party'si vardı.
Adı Jenny ve partide herşey "J" ile ilgiliydi. Çalan parçalar, kostümler, yiyecekler, içkiler...
Ben en kolay olarak Jasmine'i seçtim ve çiçekli elbisem ile geceye katıldım. Gelenler arasında Judge, Journalist, James Bond, Jack in the box... vardı.. Biri oxford uni diğeri cambridge uni'den mezun 2 kişi ile konuştum. Cambridge'in okumak için Oxford'un ise yaşamak için iyi bir yer olduğu kanaatına vardım. :)
Bu kadar partiden bahsetmişken, fotoğraf paylaşmamak olmaz tabi.. Hemen paylaşıyorum efenim..Bu yılki doğum günümde değil (çünkü ingiltere sınırlarında olacağım) ama seneye belki ben de kendi adımın baş harfiyle ilgili bir parti düzenlerim..Fena mı olur yani? :)

Bu arada Bournemouth'a kuzenlerimin yanına geldim dün. Oxford'dan yaklaşık 3 saat uzaklıkta, güneyde sahil şehri. Özledim deniz havasını, bi soluklanayım gerçi okyanus ama olsun..
En azından birikmiş su birikintisi.. :)

Pazar günü (yani yarın) gay partisine gideceğiz, merak ediyorum nasıl olacak..
İzlenimlerini en kısa zamanda paylaşmış olacağım..
Bournemouth'dan sevgiler...

21 Nisan 2009 Salı

0-X-F-0-R-D

Oxford'daN Koccamaannnnnn bir MERHABAAAA!!

11 nisan c.tesi günü Oxford'a yerleştim.

Jamaikalı bir aile birlikte kaliyorum. Rosalind (kısaca rose) ve oğlu Richard!
Ev, klasik victorian evlerinden.. Ust katta, bana yetebilecek bir odam var..
Çift kişilik yatağım, dolabım, çalışma masam ve ufak lcd tv ile birlikte mutlu bir hayat sürüyorum.. Günler çabuk geçmeye başladı. Oxford, sakin ve kaliteli bir şehir. Ziyaretime gelmeyi düşünen varsa Kidlington'dayım.. (:

Geçen sene Londra'da kalmıştım bir süre.. Londra, herkesin bildiği gibi oldukça kozmopolit bir şehir. Hareketli, eğlenceli, alternatifi çok ama bir o kadar da tehlikeli. Londra'dan sonra oldukça hoşuma gitti.
Sakin bir hayat yaşıyor herkes, stressiz ve huzurlu..Oxford gerçekten beklentimin çok çok üstünde bir şehir çıktı. Ne bekliyorsam artık!!
İlk geldiğim zaman İstanbul çocuğu olarak pek bi sakin gelmişti, ama sonrasında nasıl olduysa yavaş yavaş kanıma işledi, sakinliği, kalitesi, huzuru.. Koskocaman parkları (hoş ingilterenin her yeri park ama), üniversite mekanları, trafiksiz yolları, kalabalık olmayan sakin caddeler.. (except summer time)
Sonraaa, çok kaliteli..
Oxford Universitesi başlı başına yetiyor zaten.
Şehir tamamiyle kendine bir
uğraş adamış insanlarla dolu. Herkes okuyor, en beğendiğim ve sevdiğim yanı bu oldu. Boş insana rastlamak çok az.. e durum böyle olunca, insan kendini daha bir güvende hissediyor..

En en nelerini sevdin derseniz -ki diyen yok, söyle sıralayabilirim..
sessiz caddelerini,
güler yüzlü, sürekli selamlaşan insanlarını,
üniversite parkını (oxford
diye belirtmeme gerek yok değil mi?),
jericho'yu (en beğendiğim yerleşim alanı),
kiliselerini,
publarını ( head of the river, favorimdir),
living room'u (favori night club),
high street'teki shopları,
summer town'daki jazz gecelerini ( Joe's pub)...

Sanıyorum ben herşeyini sevmişim Oxford'un!
Bakalım b
eni neler bekliyor olacak bu şehirde??